13 Ekim 2014 Pazartesi
Socrates: ''Aşırı özgürlüğün tepkisi, insanda da, toplumda da aşırı bir kölelikten başka bir şey olamaz.''
Socrates: Özgürlük... Bir demokrasi devletinde herkesin en güzel dediği şey odur. Özgür doğan bir insan yalnız böyle bir devlette yaşayabilir derler, duymuşsundur.
Glaukon: Evet sık sık duyduğumuz sözlerdir bunlar.
S: İşte buna gelmek istiyorum ben de. Bu doymak bilmeyen, başka değerleri küçümseyen özgürlük isteği, demokrasinin değişmesine ve zorbalık yolunu tutmasına sebep olur.
G: Nasıl?
S: Bu özgürlüğe susamış devletin başındakiler içki sunmasını bilmeyen sakilere döndüler mi, demokrasi alabildiğine hürriyet içip sarhoş olur. Halkı yönetenler her yola girmesini beceremez, her istenen özgürlüğü veremez olunca halk onları suçlandırır hain diye, oligark diye cezalandırır.
G: Böyle olur sahi.
S: Devlet adamlarının dediğini yapan yurttaşlar çıkarsa, onlar da kötülenir, aşağılık, köle ruhlu insanlar sayılır. Ev işlerinde de, devlet işlerinde de yöneticiyken yönetilene benzeyen, söz dinleyecek yerde emir vermeye kalkan kimseler beğenilir, övülür. Böyle bir devlette özgürlük isteği ister istemez bütün sınırları aşmaz, her şeye, her yana yayılmaz mı?
G: Çaresiz.
S: Ailelerin içine, hatta hayvanlar arasına bile girmez mi sonunda?
G: Ne demek istiyorsun bununla?
S: Şunu demek istiyorum: Baba oğluna eşitçe davranmaya, çocuklarından çekinmeye alışır. Kendini babasıyla bir tutan delikanlıysa büyüklerini saymaz, çekinmez onlardan; hür yaşamak ister. Öte yandan sığıntılar, yurttaşlara, yurttaşlara eş olur. Yerli yabancı ayrılığı da kalmaz.
G: Öyle olur.
S: Bunlara büyük küçük, daha nice bozukluklar eklenebilir. Böyle bir devlette öğretmen öğrencilerden çekinir, onların suyuna gider, öğrencilerse büyükleriyle olduğu gibi öğretmenleriyle de alay ederler. Her yerde gençler, yaşlılarla bir sayarlar kendilerini, sözde olsun, işte olsun yarışa girerler onlarla,Yaşlılar da gençlerin hoşuna gitmek için şakacı, eğlenceli olmaya çalışırlar. Asık yüzlü ve sert görünmemek için genç tavırları takınırlar.
........
S: Öligarşinin başını yiyen hastalık burada da özgürlükten doğar, daha büyük bir hızla gelişir ve sonunda demokrasiyi köleliğe çevirir; çünkü her aşırılığın ardından her zaman sert bir tepki gelir. Mevsimlerde, bitkilerde, bütün canlılarda böyle olur. Devletlerdeyse hepsinden daha çok.
G: Tabii.
S: Aşırı özgürlüğün tepkisi, insanda da toplumda da aşırı bir kölelikten başka bir şey olamaz.
29 Eylül 2014 Pazartesi
Geometri Aşk İçin Konuşursa..
Cănă men o tó nemûne-yĕ pergărim (Ey sevgili, dünyada şu pergel gibiyiz.)
Ser gerçe do Kerdeim, yektendărim. (Başlar ikidir gerçi, fakat tek kişiyiz.)
Ber nogte revănim konûn dăere-var (Çember gibidir döndüğümüz nokta;)
Tă ăhr-e kăr ser behem băzărim (Yarın toprakta beraber yeniden birleşiriz.)
''Ebu Hafs Omar ebne-e Ebrahîm Gıyas ed-din Hayyamî''
19 Eylül 2014 Cuma
Platon'un 'DEVLET' kitabından
Sokrates ile Glaukon arasında geçen söyleşi:
Sokrates: Şimdi, dedim, insan denen yaratığı eğitimle aydınlanmış ve aydınlanmamış olarak düşün. Bunu şöyle bir benzetmeyle anlatayım:
Yeraltında mağaramsı bir yer, içinde insanlar, önde boydan boya ışığa açılan bir giriş... İnsanlar çocukluktan beri ayaklarından boyunlarından zincire vurulmuş, bu mağarada yaşıyorlar. Ne kımıldayabiliyor ne de burunlarının ucundan başka bir yeri görebiliyorlar. Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki kafalarını bile oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendisi arasına koydukları ve üstüne marifetlerini gösterdikleri bölme var ya, onun gibi bir duvar. Böyle bir yeri getirebiliyor musun gözünün önüne?
Glaukon: Getiriyorum.
Sokrates: Bu alçak duvar arkasında insanlar düşün. Ellerinde türlü türlü araçlar, taştan, tahtadan yapılmış, insana, hayvana ve daha başka şeylere benzer kuklalar taşıyorlar. Bu taşıdıkları şeyler, bölmenin üstünde görünüyor. Gelip geçen insanların kimi konuşuyor, kimi susuyor.
Glaukon: Garip bir sahne doğrusu ve garip mahpuslar!
Sokrates: Ama tıpkı bizler gibi! Bu durumdaki insanlar kendilerini ve yanlarındakini nasıl görürler? Ancak arkalarındaki ateşin aydınlığıyla mağarada karşılarına vuran gölgeleri görebilirler değil mi?
Glaukon: Ömürleri boyunca başlarını oynatamadıklarına göre başka türlü olamaz.
Sokrates: Bölmenin üstünden gelip geçen bütün nesneleri de öyle görürler.
Glaukon: Şüphesiz.
Sokrates: Şimdi bu adamlar aralarında konuşacak olurlarsa, gölgelere verdikleri gerçek adlarla gerçek nesneleri anlattıklarını sanırlar, değil mi?
Glaukon: İster istemez.
Sokrates: Şimdi düşün: Bu adamların zincirlerini çözer, bilgisizliklerine son verirsen, her şeyi olduğu gibi görürlerse ne yaparlar? Mahpuslardan birini kurtaralım; zorla kaldıralım; başını çevirelim, yürütelim onu, gözlerini ışığa kaldırsın. Bütün bu hareketler ona acı verecek. Gölgelerini gördüğü nesnelere gözü kamaşarak bakacak. Ona demin gördüğün şeyler sadece boş gölgelerdi, şimdiyse gerçeğe daha yakınsın, gerçek nesnelere daha çevriksin, daha doğru görüyorsun, dersek; önünden geçen her şeyi birer birer ona gösterir, bunların ne olduğunu sorarsak ne der? Şaşakalmaz mı? Demin gördüğü şeyler, ona şimdikinden daha gerçek gibi gelmez mi?
Glaukon: Daha gerçek gelir.
Sokrates: Ya onu aydınlığın ta kendisine bakmaya zorlarsak? Gözlerine ağrı girmez mi? Boyuna başını bakabildiği şeylere çevirmez mi? Kendi gösterdiği şeyleri sizin gösterdiklerinizden daha açık, daha seçik bulmaz mı?
Glaukon: Öyle sanırım.
Sokrates: Onu zorla alıp götürsek, dik ve sarp yokuştan çıkarıp, dışarıya, gün ışığına sürüklesek, canı yanmaz, karşı koymaz mı bize? Gün ışığında gözleri kamaşıp bizim şimdi gerçek dediğimiz nesnelerin hiçbirini göremeyecek hale gelmez mi?
Glaukon: İlkin bir şey göremez herhalde.
Sokrates: Yukarı dünyayı görmek isterse, buna alışması gerekir. Rahatça görebildiği ilk şeyler gölgeler olacak. Sonra insanların ve nesnelerin sudaki yansıları, sonra da kendileri. Daha sonra da gözleri yukarı kaldırıp, güneşten önce yıldızları, ayı, gökyüzünü seyredecek.
Glaukon: Herhalde.
Sokrates: En sonunda da, güneşi; ama artık sularda ya da başka şeylerdeki yansılarıyla değil, olduğu yerde, olduğu gibi.
Glaukon: Öyle olsa gerek.
Sokrates: İşte ancak o zaman anlayabilir ki, mevsimleri, yılları yapan güneştir. Bütün görülen dünyayı güneş düzenler. Mağarada onun ve arkadaşlarının gördükleri herşeyin asıl kaynağı güneştir.
Glaukon: Bu değişik görgülerden sonra, varacağı sonuç bu olur elbet.
Sokrates: O zaman ilk yaşadığı yeri, orada bildiklerini, zindan arkadaşlarını hatırlayınca, haline şükretmez, orada kalanlara acımaz mı?
Glaukon: Elbette.
Sokrates: Ya orada birbirine verdikleri değerler, ünler? Gelip geçen şeyleri en iyi gören, ilk veya son geçenleri, ya da hepsini en iyi aklında tutup, gelecek şeylerin ne olabileceğini en doğru kestirenin elde ettiği kazançlar? Mağaradan kurtulan adam artık onlardan imrenir mi? O ünleri, o kazançları sağlayanları kıskanır mı? O boş hayallere dönmekten, eskiden yaşadığı gibi yaşamaktansa, Homeros'taki Akhilleus gibi, ''fakir bir çiftçinin hizmetinde uşak olmayı,'' dünyanın bütün dertlerine katlanmaktan bin kere daha iyi bulmaz mı?
Glaukon: Bence bulur, her mihneti kabul eder de bir daha dönmez o hayata.
Sokrates: Bir de şunu düşün: Bu dediğimiz adam yeniden mağaraya dönüp eski yerini alsa; gün ışığından ayrılan gözleri karanlıklara dayanabilir mi?
Glaukon: Dayanamaz.
Sokrates: Daha gözleri karanlıklara alışamadan, ki kolay kolay da alışamaz, yeniden bu karanlıklar içinde düşünmek, zincirlerinden hiç kurtulmamış mahpuslarla gördükleri üzerinde tartışmak zorunda kalsa, herkes gülmez mi ona? Yukarıya boşu boşuna çıkmış, üstelik de gözlerini bozup dönmüş demezler mi? Bu adam onları çözmeye, yukarı götürmeye kalkışınca, ellerinden gelse öldürmezler mi onu?
Glaukon: Hiç şaşmaz öldürürler.
Sokrates: Şimdi, sevgili Glaukon, bu söylediğimizi demin söylediklerimize uyduralım. Görünen dünya mağara zindanı olsun. Mağarayı aydınlatan ateş de güneşin yeryüzüne vuran ışığı. Üst dünyaya çıkan yokuş ve yukarıda seyredilen güzellikler de, ruhun düşünceler dünyasına yükselişi olsun. Benim nereye varmak istediğimi merak ediyordun ya, işte bu benzetmeyle onu iyice anlamış olursun. Doğru mu, yanlış mı, orasını tanrı bilir. Herhalde benim düşünceme göre kavranan dünyanın sınırlarında 'iyi' ideası vardır. İnsan onu kolay kolay göremez. Görebilmek için de, dünyada iyi ve güzel ne varsa hepsinin ondan geldiğini anlamış olması gerekir. Görülen dünyada ışığı yaratan ve dağıtan odur. Kavranan dünyada da doğruluk ve kavrayış ondan gelir. İnsan ancak onu gördükten sonra iç ve dış hayatında bilgece davranabilir.
21 Ağustos 2014 Perşembe
İstanbul'dan Akçakoca'ya Bisiklet Yolculuğu
Uzun yollar küçük adımlarla aşılır :)
Çoktandır aklımdaydı İstanbul'dan memleketim Akçakoca'ya bisiklet sürerek gitmek. Nihayet bu yaz okulu yıl sonu sınavlarını atlattıktan sonra kararımı verdim ve bisikletimi alıp yollara koyuldum :)
Dün sabah (20 ağustos) saat 8:20'de kız kulesinden başlayan yolculuğum E-5 karayolunu kullanarak bugün saat 16:50 itibariyle Akçakoca sahilinde son buldu. Düzce'de verdiğim 17 saatlik uzun mola haricinde 244 km'lik yolu iki saatte bir 15 dk mola vererek 15 saat 40 dakikada tamamladım.
İlk defa deneyeceğim uzun mesafeli bisiklet yolculuğu hakkında açıkçası pek bir fikrim yoktu. Ama her şeyi yaşayarak öğrenmek daha bir güzel. Örneğin; yolların daraldığı bölgelerde 30 cm yanınızdan kocaman bir tır hızla geçtiğinde rüzgarıyla sizi sarsabiliyor, kavşaklarda, yol ayrımlarında, yol birleşimlerinde dikkatli olmak gerekiyor ;) Bu yüzden kendine güvenemeyen arkadaşların bu işe hiç girişmemelerini tavsiye ediyorum. Eğlenceli olduğu kadar, tehlikeli de bir iş aynı zamanda..
Bisiklet yolculuğunu etkileyen bir sürü unsur olduğunu de gene tecrübe ederek öğreniyoruz.
Kullanılan bisikletin sağlam olması, akıcı olması, rüzgar faktörü ve en önemlisi yolun eğimi vs.
Rüzgar size karşı esiyorsa tam bir düşmanınız oluyor ama eğer arkanızdan esiyorsa bir savaştaki müttefikinize dönüşüyor :D
Yolun eğimi de gene önemli faktörlerden; İstanbul ve Gebze bölgelerinde yol inişli ve çıkışlı olduğundan dolayı bayır bir yola tırmanmak bayağı zordu. Ama yolların inişli kısımları işin en zevkli kısmıydı. Bayıra tırmanırken ki yavaş hız yerini bazen ağır vasıta araçlarını sollayacak hıza bırakıyor.
Kocaeli bölgesi düzlüktü, hiç zorlamadı, gayet zevkliydi.
Yol boyunca her iki saatlik dilimlerde 15 dk. mola vererek yoluma devam ediyordum. Hayatımda hiçbir zaman 20 Ağustos 2014 günü kadar su içmedim :) İçtiğim toplam su miktarı 15 litreyi geçti ve tüm yol boyunca sadece bir defa işedim. 1 litre işesem toplam 14 litre su rahat tere dönüştü! Benzin istasyonlarında araçlar akaryakıt için dururken benim de su-metro-redbull için durup dinlenmem kendimi de bir motor gibi hissetmeme neden oluyordu :)
Kocaeli bölgesini geçtikten sonra Sakarya bölgesinde hafiften tatlı bayır başlamıştı. Önceden gideceğim bölgelerin kot değerlerini kaydetmiştim. Sapanca'nın 16 m, Düzce'nin 160 m olduğunu biliyordum ama o tatlı bayırın bu kadar zorlu olacağını tahmin etmiyordum. Yol size düz görünüyor ama bisiklet gitmiyor. Acaba bisiklette bir sorun mu var? Bir yere bir şey mi sürtüyor? NİYE GİTMİYOR BU BİSİKLET! gibi sorular geliyor aklınıza ama sorunun yolda olduğunu zamanla anlıyorsunuz.
Hendeğe vardığımda hava yavaştan kararmaya başlamıştı. Hava iyice karardığında arkadan gelen araçların sizi farketmesi sizin için en önemli ve hayati etken oluyor. Bisikleti yeni aldığım için hem ön hem arkaya pile çalışan lamba almıştım. Ama arka için olan kırmızı lambayı İstanbul'da unuttuğum için ön beyaz lambayı arkaya takıp karanlıkta yoluma devam ettim. Önümü ise arkadan gelen araçların farlarıyla kolayca farkedilen yol çizgileri ve işaret levhalarıyla kolaylıkla bulabiliyordum. Sapanca'dan Beylice'ye kadar süren tatlı bayır tırmanışı kendini Gümüşova'ya kadar sürecek inişe bıraktı ve ben de gece molası öncesi rahatladım!
Düzce'nin merkezine akşam 9:45'te vardım.
Tam 13 saat 45 dk. geçmişti bisiklet üzerinde ve yol boyunca ayaklarıma kramplar giriyordu. Bu arada şunu öğrendim. Bu durumda kramp girince durup dinlenmek yerine biraz daha ağır tempoda yola devam etmek daha iyi oluyor. Bir iki dk. sonra baldır kendini toparlıyor ve eski tempoda yola devam ediyorsunuz. Diğer bir sorun selenin popoyu acıtmasıydı. Bisikleti alırken tahmin etmiştim selenin sorun olacağını ve daha geniş ve rahat bir sele satın almıştım. Ama bu kadar süre içinde bu da kâr etmiyor. Sanırım daha sonraki seferlerde nasır bağlayacak ve bu sorunu halledeceğiz. Diğer bir sorun el bileklerimin çok zorlanmasıydı. Öyle ki şuan eve geleli yaklaşık 6 saat oldu fakat hâlâ musluk açamıyorum, kaşık tutamıyorum!
Düzce'ye vardıktan sonra gece boyunca arkadaşımın evinde dinlendim. İyi bir duş ve yemekten sonra sabah 10'a kadar aralıksız uyumuşum. Sabah iyi bir kahvaltı-çay-sohbet faslından sonra öğlen saat 14:40'ta Düzce'den Akçakoca'ya yola çıktım. Bu aradaki yolda kabalak bayırı diye bir bölge var ki tüm geldiğim yolun en dik olanıydı. 1. viteste yaklaşık 45 dk. tırmandım. Yanımdan geçen traktör, kepçe, patpat şöförleri sağ olsunlar almak istediler beni fakat benim iş inada binmişti.
Bayırı tırmanışı bitirdikten sonra tepede günlük meyve satan bi dayının yanında mola verdim. Yarım kilo armut ve su ikmalinden sonra yola devam ettim artık köyüme kadar sürecek inişli yola başlamıştım. Ve bundan sonrası benim için çok kolaydı. Saat 16:50'de Çayağzı Köyü halk plajına vardım. Vardıktan sonraki ilk düşündüğüm şey denize girip serinlemekti. Ve vardığımda da ilk yaptığım şey bu oldu. Ve bu esnada daha zor olan şey arkadaşlarımı İstanbul'dan bisikletle geldiğime inandıramadığımdı! Eve vardığımda Annemin sopayla koşturacağını tahmin ediyodum :D kadıncağız fındık bahçesinde çok yorulmuş yapamadı :D
Böylelikle yolculuğu bitirmiş oldum.
Dönüş yolu için gene bisikletle gitmeye karar vermedim. Kafama gene eserse gitmeyi düşünürüm.
Hatta bundan sonra daha profesyönel bir şekilde ve daha uzun mesafeleri düşünmeye başladım :)
Bu yolculuğa başlamadan önce de düşündüğüm söz şu idi:
''Korkaklar asla başaramaz.''
Çoktandır aklımdaydı İstanbul'dan memleketim Akçakoca'ya bisiklet sürerek gitmek. Nihayet bu yaz okulu yıl sonu sınavlarını atlattıktan sonra kararımı verdim ve bisikletimi alıp yollara koyuldum :)
Dün sabah (20 ağustos) saat 8:20'de kız kulesinden başlayan yolculuğum E-5 karayolunu kullanarak bugün saat 16:50 itibariyle Akçakoca sahilinde son buldu. Düzce'de verdiğim 17 saatlik uzun mola haricinde 244 km'lik yolu iki saatte bir 15 dk mola vererek 15 saat 40 dakikada tamamladım.
İlk defa deneyeceğim uzun mesafeli bisiklet yolculuğu hakkında açıkçası pek bir fikrim yoktu. Ama her şeyi yaşayarak öğrenmek daha bir güzel. Örneğin; yolların daraldığı bölgelerde 30 cm yanınızdan kocaman bir tır hızla geçtiğinde rüzgarıyla sizi sarsabiliyor, kavşaklarda, yol ayrımlarında, yol birleşimlerinde dikkatli olmak gerekiyor ;) Bu yüzden kendine güvenemeyen arkadaşların bu işe hiç girişmemelerini tavsiye ediyorum. Eğlenceli olduğu kadar, tehlikeli de bir iş aynı zamanda..
Bisiklet yolculuğunu etkileyen bir sürü unsur olduğunu de gene tecrübe ederek öğreniyoruz.
Kullanılan bisikletin sağlam olması, akıcı olması, rüzgar faktörü ve en önemlisi yolun eğimi vs.
Rüzgar size karşı esiyorsa tam bir düşmanınız oluyor ama eğer arkanızdan esiyorsa bir savaştaki müttefikinize dönüşüyor :D
Yolun eğimi de gene önemli faktörlerden; İstanbul ve Gebze bölgelerinde yol inişli ve çıkışlı olduğundan dolayı bayır bir yola tırmanmak bayağı zordu. Ama yolların inişli kısımları işin en zevkli kısmıydı. Bayıra tırmanırken ki yavaş hız yerini bazen ağır vasıta araçlarını sollayacak hıza bırakıyor.
Kocaeli bölgesi düzlüktü, hiç zorlamadı, gayet zevkliydi.
Yol boyunca her iki saatlik dilimlerde 15 dk. mola vererek yoluma devam ediyordum. Hayatımda hiçbir zaman 20 Ağustos 2014 günü kadar su içmedim :) İçtiğim toplam su miktarı 15 litreyi geçti ve tüm yol boyunca sadece bir defa işedim. 1 litre işesem toplam 14 litre su rahat tere dönüştü! Benzin istasyonlarında araçlar akaryakıt için dururken benim de su-metro-redbull için durup dinlenmem kendimi de bir motor gibi hissetmeme neden oluyordu :)
Kocaeli bölgesini geçtikten sonra Sakarya bölgesinde hafiften tatlı bayır başlamıştı. Önceden gideceğim bölgelerin kot değerlerini kaydetmiştim. Sapanca'nın 16 m, Düzce'nin 160 m olduğunu biliyordum ama o tatlı bayırın bu kadar zorlu olacağını tahmin etmiyordum. Yol size düz görünüyor ama bisiklet gitmiyor. Acaba bisiklette bir sorun mu var? Bir yere bir şey mi sürtüyor? NİYE GİTMİYOR BU BİSİKLET! gibi sorular geliyor aklınıza ama sorunun yolda olduğunu zamanla anlıyorsunuz.
Hendeğe vardığımda hava yavaştan kararmaya başlamıştı. Hava iyice karardığında arkadan gelen araçların sizi farketmesi sizin için en önemli ve hayati etken oluyor. Bisikleti yeni aldığım için hem ön hem arkaya pile çalışan lamba almıştım. Ama arka için olan kırmızı lambayı İstanbul'da unuttuğum için ön beyaz lambayı arkaya takıp karanlıkta yoluma devam ettim. Önümü ise arkadan gelen araçların farlarıyla kolayca farkedilen yol çizgileri ve işaret levhalarıyla kolaylıkla bulabiliyordum. Sapanca'dan Beylice'ye kadar süren tatlı bayır tırmanışı kendini Gümüşova'ya kadar sürecek inişe bıraktı ve ben de gece molası öncesi rahatladım!
Düzce'nin merkezine akşam 9:45'te vardım.
Tam 13 saat 45 dk. geçmişti bisiklet üzerinde ve yol boyunca ayaklarıma kramplar giriyordu. Bu arada şunu öğrendim. Bu durumda kramp girince durup dinlenmek yerine biraz daha ağır tempoda yola devam etmek daha iyi oluyor. Bir iki dk. sonra baldır kendini toparlıyor ve eski tempoda yola devam ediyorsunuz. Diğer bir sorun selenin popoyu acıtmasıydı. Bisikleti alırken tahmin etmiştim selenin sorun olacağını ve daha geniş ve rahat bir sele satın almıştım. Ama bu kadar süre içinde bu da kâr etmiyor. Sanırım daha sonraki seferlerde nasır bağlayacak ve bu sorunu halledeceğiz. Diğer bir sorun el bileklerimin çok zorlanmasıydı. Öyle ki şuan eve geleli yaklaşık 6 saat oldu fakat hâlâ musluk açamıyorum, kaşık tutamıyorum!
Düzce'ye vardıktan sonra gece boyunca arkadaşımın evinde dinlendim. İyi bir duş ve yemekten sonra sabah 10'a kadar aralıksız uyumuşum. Sabah iyi bir kahvaltı-çay-sohbet faslından sonra öğlen saat 14:40'ta Düzce'den Akçakoca'ya yola çıktım. Bu aradaki yolda kabalak bayırı diye bir bölge var ki tüm geldiğim yolun en dik olanıydı. 1. viteste yaklaşık 45 dk. tırmandım. Yanımdan geçen traktör, kepçe, patpat şöförleri sağ olsunlar almak istediler beni fakat benim iş inada binmişti.
Bayırı tırmanışı bitirdikten sonra tepede günlük meyve satan bi dayının yanında mola verdim. Yarım kilo armut ve su ikmalinden sonra yola devam ettim artık köyüme kadar sürecek inişli yola başlamıştım. Ve bundan sonrası benim için çok kolaydı. Saat 16:50'de Çayağzı Köyü halk plajına vardım. Vardıktan sonraki ilk düşündüğüm şey denize girip serinlemekti. Ve vardığımda da ilk yaptığım şey bu oldu. Ve bu esnada daha zor olan şey arkadaşlarımı İstanbul'dan bisikletle geldiğime inandıramadığımdı! Eve vardığımda Annemin sopayla koşturacağını tahmin ediyodum :D kadıncağız fındık bahçesinde çok yorulmuş yapamadı :D
Böylelikle yolculuğu bitirmiş oldum.
Dönüş yolu için gene bisikletle gitmeye karar vermedim. Kafama gene eserse gitmeyi düşünürüm.
Hatta bundan sonra daha profesyönel bir şekilde ve daha uzun mesafeleri düşünmeye başladım :)
Bu yolculuğa başlamadan önce de düşündüğüm söz şu idi:
''Korkaklar asla başaramaz.''
10 Haziran 2014 Salı
9 Haziran Protestosu
Bu fotoğrafı 09.06.2014 günü ülkücü hareketin licedeki bayrak indirme rezillğini protesto ettiği yürüyüşten çektirdim. Bayrağa yapılan bu saygısızlığı hazmedemediğim için Atatürkçü Devrimci ve Vatansever birisi olarak bu yürüyüşe katıldım. Gerçekten iyi sayıda kalabalık toplandı ve Mecidiyeköy'den Taksim'e doğru yürüyüş başladı. Yürüyüş sırasında atılan sloganlar her ne kadar birleştirici olmasa da, oluşturulan görkem iyiydi.
Bayrağımızın bir terörist tarafından indirilmesinin yarattığı öfke oradaki tüm vatanseverlerin gözlerinden okunuyordu. Yaşanan bu olaya en sert şekilde tepkinin gösterilmesi gerekiyordu. Yürüyüşümüz Şişli camisinin oradaki meydanda polis tarafından engellendi ve taksime geçişe izin verilmedi. Burada dikkatimi çeken nokta alandaki çok az kişinin barikatı aşıp taksime gitmek istemesiydi. Oysa duyurular taksime yürüneceği şeklinde yapılmıştı.
Daha sonra alanda il başkanının konuşma yapmasından sonra kalabalığı dağıtmak istemesi beni şaşırttı. Gösteri bu haliyle bir tepki verildiği anlamı taşıyordu ama bayrağın indirilmesinin, indirilmesine izin verilmesinin hesabı sorulmamıştı.
Yapılması gereken, yeterli sayıda toplanan kalabalıkla barikatı aşıp Taksim meydanına girmek ve orada ikinci bir gezi işgali başlatmaktı. Hükûmetten indirilen bayrağın hesabını sorabilirdik. Terör konusunda gerekli sert tedbirlerin alınması yönünde taleplerimizi dayatıp kabul ettirebilirdik. Bunu yapacak sayımız vardı.
Ancak Ülkücü Hareketin mensupları bu potansiyellerinin farkında değillerdi ve bu güçlerini kullanmasını bilmiyorlardı.
Gecenin sonunda il başkanının dağıttığı kalabalığın dışında bir grup taksime polis engeline rağmen girdi. Ancak takviye polis ekipleriyle yaklaşık 300 kişiyi bulan çevik kuvvetin, taksime girebilen bu sayıları 15 kişiyi geçmeyen ve tek amacı ellerinde Türk bayraklarıyla, Lice'deki olayı protesto etmek olan gruba tekme tokat acımasızca saldırması çok utanç vericiydi.
Hangi mantık elinde Türk bayrağıyla protesto yapmaya gelen bir gruba saldırabilir. Güneydoğu'da yol kesip kimlik kontrolü yapan, öcalanın posterini, bayrak dedikleri o paçavrayı açan gruplara sesini çıkaramayan polis nasıl olabiliyor da Vatanseverlere en acımasız şekilde saldırabiliyor. Bu polis kimin polisi?
Yapılması gereken susmak değildir. Daha fazla ses çıkarmaktır. Elbet bir gün bu terör belası bu topraklardan temizleyeceğiz. Gün gelecek Tayyip Erdoğan'ın zorbalığını ve onun kalelerini yıkacağız.
Bizler Atatürkçü Vatansever Türk Gençliği olarak her zaman görev başındayız.
Bayrağımızın bir terörist tarafından indirilmesinin yarattığı öfke oradaki tüm vatanseverlerin gözlerinden okunuyordu. Yaşanan bu olaya en sert şekilde tepkinin gösterilmesi gerekiyordu. Yürüyüşümüz Şişli camisinin oradaki meydanda polis tarafından engellendi ve taksime geçişe izin verilmedi. Burada dikkatimi çeken nokta alandaki çok az kişinin barikatı aşıp taksime gitmek istemesiydi. Oysa duyurular taksime yürüneceği şeklinde yapılmıştı.
Daha sonra alanda il başkanının konuşma yapmasından sonra kalabalığı dağıtmak istemesi beni şaşırttı. Gösteri bu haliyle bir tepki verildiği anlamı taşıyordu ama bayrağın indirilmesinin, indirilmesine izin verilmesinin hesabı sorulmamıştı.
Yapılması gereken, yeterli sayıda toplanan kalabalıkla barikatı aşıp Taksim meydanına girmek ve orada ikinci bir gezi işgali başlatmaktı. Hükûmetten indirilen bayrağın hesabını sorabilirdik. Terör konusunda gerekli sert tedbirlerin alınması yönünde taleplerimizi dayatıp kabul ettirebilirdik. Bunu yapacak sayımız vardı.
Ancak Ülkücü Hareketin mensupları bu potansiyellerinin farkında değillerdi ve bu güçlerini kullanmasını bilmiyorlardı.
Gecenin sonunda il başkanının dağıttığı kalabalığın dışında bir grup taksime polis engeline rağmen girdi. Ancak takviye polis ekipleriyle yaklaşık 300 kişiyi bulan çevik kuvvetin, taksime girebilen bu sayıları 15 kişiyi geçmeyen ve tek amacı ellerinde Türk bayraklarıyla, Lice'deki olayı protesto etmek olan gruba tekme tokat acımasızca saldırması çok utanç vericiydi.
Hangi mantık elinde Türk bayrağıyla protesto yapmaya gelen bir gruba saldırabilir. Güneydoğu'da yol kesip kimlik kontrolü yapan, öcalanın posterini, bayrak dedikleri o paçavrayı açan gruplara sesini çıkaramayan polis nasıl olabiliyor da Vatanseverlere en acımasız şekilde saldırabiliyor. Bu polis kimin polisi?
Yapılması gereken susmak değildir. Daha fazla ses çıkarmaktır. Elbet bir gün bu terör belası bu topraklardan temizleyeceğiz. Gün gelecek Tayyip Erdoğan'ın zorbalığını ve onun kalelerini yıkacağız.
Bizler Atatürkçü Vatansever Türk Gençliği olarak her zaman görev başındayız.
29 Ocak 2014 Çarşamba
Entel Köy Efe Köy'e Karşı
Çevresinde ve ülkesinde gelişen olaylara olgulara tepkisiz kalmayan entellektüel kent insanı ile inancını, milli şuurunu yaşamaya çalışan ancak para olgusunun ve geçim sılıntısının gözlerini kör ettiği köylü insanı arasındaki etkileşimi eylenceli bir şekilde ifade eden güzel bir film.
- Muhtar: 'Biz ailecek demokratız zaten benim babam hep Menderesi desteklerdi!'
- Aşırı: 'Bugün toprağını satan, yarın g.tünü satar.'
1 Ocak 2014 Çarşamba
ÇALIN DAVULLARI TÜRKÜSÜ'NÜN HİKÂYESİ
Nedir suçu o eski şehrin ki adına yakılan türküler "Selanik Selanik, ıssız kalasın..." diye bir ilenmeyle başlar. Bir şehir için dile getirilebilecek en büyük beddua ıssız kalmasını istemek olmaz mı? Belki bu yüzden terk edip gitti o şehri şenlendiren feraceli kadınlar, kırmızı fesli, kaytan bıyıklı kumral delikanlılar... Bu türküyü söyleyenin ahı tuttu belki de Selanik'i; Saatli Selimpaşa Camii'nin cemaati dağıldı, bezirganlar Hamzabey bedestenini boşalttı, Islahhane hamamının kurnalarından kaynar sular akmaz oldu, Alaca İmareti yıkılıp gitti, İkilüleli tekkesindeki zikir sesleri kesildi. Bu türkünün ilenciyle asırlık çınarlar devrildi, suyu soğuk çeşmeler kurudu, cumbalı evlerin kafesli pencerelerindeki utangaç kızlar kayboldu. Baldıranlar sardı o güzel şehrin bahçelerini, bağlarını, bir asra yakındır ki Selanik yarsız kaldı, Türkçesiz kaldı, Türksüz kaldı...
Niye başka şehirler gibi övülmez türkülerde Selanik?
Oysa alabildiğine göz alıcı, alabildiğine çekici, alabildiğine sevgiliydi bir zamanlar.
Varda Vadisinin ağzında Kolkidike ve Olimpos dağları arasına kurulu Selanik, rengin her çeşidini barındıran bir çiçek tarhı gibi iken, çarşısında, pazarında, bedesteninde envai çeşit lisan dillenirken, körfezinde küfürbaz Rum kayıkçılar siya siya seyrederken, akşam saatleri esmer tenli dertsiz Çingene kadınları yollarda çiçek dağıtırken, Pomak'ı, Yahudi'si, Avdeti'si, Rum'u, Ermeni'si, Arnavud'u, Türk'ü, birlikte yaşamaktan gocunmaz iken,
Selanik bizim iken, biz Selanikli iken...
Şehrin eski merkezinde, Türklerin Hortacı Süleyman Efendi dedikleri camii civarında, Rumların Hortacıdes dedikleri semtin Şadırvan mahallesine bakan yönünde zaptiye binası yakınlarında çeşit çeşit kumaşla dolu büyük bir manifatura dükkanının sahibiydi Rendalı Rüstem Aga. Selanik'in tamamen Türk olan mahallesiydi buralar. Karşıdan Susam değirmeninin ve derviş tekkesinin koca kapıları görünürdü.
Belindeki on iki kat Tarablus kuşağından gümüş sat kösteği sarkan pala bıyıklı, esmerce bir yörük esnaftı Rüstem Aga. Selanik'in hanımları onun dükkanındaki kumaşlarla giyinirdi. Dallı güllü basmalar, ağır kadifeler, Şam işi ipekliler, Selanik dokumaları zarif elbiseler, renk renk feraceler olup salınırdı Rumeli kızlarının sırtında.
Üç beş delikanlı dükkanın içinde sağa sola koşturup müşteriyle ilgilenirken o, Hortacı Camii'nin önündeki asmalı sokak kahvesinde, sulanıp serinletilmiş bir çınar gölgesinde elma kokulu nargilesini fokurdatır, bol köpüklü şekersiz kahvesini yudumlayıp otururdu.
Ah Selanik, ne güzeldi çınar altlarına yerleştirilmiş taburelerden oluşan kahve köşeleri varken.
Dağına göre kış verirmiş Yaradan. Rüstem Aga gözü gönlü tok, işi tıkırında, koca konağı dolum dolum bir esnaftı. Kaç kişi karın doyuruyordu kapısında. Atlarına bakanlar, aşını kaynatanlar, Nasıriç taraflarındaki çiftliğini çekip çevirenler, dükkanı işletenler... Geçimden yana derdi yoktu Rüstem Aga'nın ama ne çare ki ezelden böyle koymuşlar kuralı; zemheri ayında gül bulunur da başı dertsiz kul bulunmaz alemde. Rüstem Aga'nın da içini kemiren bir kuruntu vardı nicedir. İyi hoş, çift çubuk, ev bark, dükkan kiler vardı ama ne olacaktı yarın? Selanik'in sayılı esnafından Rüstem Aga'nın bir oğulcuğu yoktu yazık. Bunca mala bakacak, kendisinden sonra ocağını tüttürecek, soyunu sürdürecek bir erkek evlat vermemişti Hak Teala bu kuluna. Üç kere evlenmiş, beş kız sahibi olmuştu, işte yaşı altmışa dayanmış fakat erkek evlat görmemişti kucağı. Nargilenin hoş kokusuna kendisini bırakınca bu düşünceler içinde boğulup gidiyordu. Çark gibi dönen düzeni boş geliyordu gözüne, eşin dostun içine girip dünya dertlerini laflarken diline takılıp kalıyordu bir şeyler. Ne olurdu bir erkek evladı olsa da huzurla yumsa gözlerini şu dünyaya. Adına hayır hasenat yapıp soyunu sopunu sürdürseydi. Haktan gelene rıza göstermek, nimete şükür etmek öğretilmişti ona. Sabah namazı vakti çıkıp çalışanları kontrol etmekle geçerdi günleri. Kazanç bol, düzen iyi de kafasında bir tek oğul endişesi...
En küçük kızı on altısına yeni girmişti daha. Güleç yüzlü, gözleri tütün rengi, dişleri sedeften daha parlak, gamzesi can alıcı ok temreni gibi, perçemleri ak kağıda benzer yüzüne yol yol dökülen bir dilber. Başı mavi yazmayla sıkmalı, elleri bir bebek eli gibi beyaz ve küçücek...
Adı Fitnat...
Rüstem Aga'nın malını mülkünü bilenler Fitnat'a eş olmak için can atıyorlardı. Her gün kapısını aşındırıyordu görücüye gelenler ama kıyamıyordu Rüstem Aga kızına. İstemeye gelenlere "vakti var" dedirtiyordu. "Fitnat feraceye gireli kaç gün oldu daha. Çocukluğuna doysun, babasının yüreğine esenlik olsun." Zamanı gelince o da bulurdu evini ocağını. Diğer evlatları evlenip yuva kurmuştu ve bir Fitnat kalmıştı konakta. Akşam evine döndüğünde o karşılıyordu babasını, yüzünde gülücüklerle sarılıyordu boynuna boğazına, sırtından ceketini alıyor, sıcak su ibriğini hazırlıyordu abdest için.
Fitnat bunca güzel olmasaydı, bunca sevilmeseydi belki bedduası böylesine yakıp kavurmazdı Selanik'i...
Bir yaz günü Selanik yakınlarındaki Mazganlı adında bir Türk köyünden şehre gelmiş bir delikanlının yolu düştü Rüstem Aga'nın dükkanına. Avucuna aldığı kumaşları sıkıp kontrol etti bu delikanlı. İpeklilerin parmakları arasından kayışını izledi. Sonra biraz elbiselik, biraz mintanlık kumaş seçti. Kuşağının içinden parayı çıkarırken Rüstem Aga daha önce dükkanına gelmemiş olan bu gence nereli olduğunu sordu.
-Mazganlı'danım, birkaç cambaz arkadaşla koyun getirdik Selanik pazarına.
Rüstem Aga güldü bu çoban tavırlı köylü gence.
-Hayvanların hepsini sattın demek. Taa Mazganlı'dan buraya getirdiğine değdi mi bari.
-Getirmeyip ne yapacaktık. Aslında niyetim burada kalıp bir iş tutmaktı ama bulamadım. Hayvanları sattım, biraz kumaş, şeker, tütün alıp köye döneceğim, cevabını verdi.
-Anan baban var mı?
-Mazganlı'da ikisi de yaşıyor. Dört erkek kardeşin en küçüğüyüm.
Bir erkek evladın hasretini çeken Rüstem Aga kara gözlerini yere eğip iç geçirdi hafiften. Dört oğullu babalar da vardı dünyada ve oğullarını göz önünden ayırıp iş bulmaya yolluyorlardı demek. İçinde yanıp duran oğul özlemi dürtüsüyle bu aydınlık yüzlü delikanlıya bir iyilik etmek geldi birden aklına.
-Nedir senin adın be delikanlı?
-Mehmet...
-Ne iş yaparsın sen?
-Hesaba kitaba aklım yatar, akçeden dirhemden, arşından endazeden anlarım. Ne iş olsa yaparım.
Delikanlının cevabı yaşlı tüccarı güldürdü. Mazganlı'nın insanlarını tanırdı. Her biri sağlam, güvenilir adamlardı. Nicedir dükkanın işlerinin yetişmediğinden şikayet ediyor, çalışanların yükünü hafifletecek birini arıyordu. Aklına gelen ilk şeyi söyleyiverdi bu gence.
-Gel çalış bu dükkanda. Ekmeğin aşın, uyuyacağın damın benden. Sırtına elbise alır, içebileceğin kadar tütün veririm, birkaç kuruşla da emeğinin hakkını öderim.
Beyaz keten mintanlı delikanlı başındaki kızılı soluk fesi çıkarıp alnının terini sildi. Şaşırmıştı bu ani teklif karşısında. Gülümseyerek elini uzattı Rüstem Aga'nın iri kemikli ellerine. Hararetle cevap verdi ardından.
-Daha ne isteyim Allah'tan be Ağam. Sen münasip gördüysen biz de senin güvenine layık olmaya çalışırız ancak.
Hemen o gün işe koyuldu Mazganlılı delikanlı. İki üç parça eşyasını sakladığı kilimden heybesini bir kenara koyup işe soyundu. Dükkandaki üç çalışandan biri oldu. Her geçen gün hallettiği her güçlük Rüstem Aga'nın gözünde kıymetini artırdı. Yaşlı tüccar ilk kez gördüğü bu gence lütufta bulunduğu için pişman değildi. Aksine gün geçtikçe Mazganlı Mehmet'e olan güveni, inancı artıyor diğer çıraklara yükleyemediği sorumlulukları Mehmet'e teklif etmekten çekinmiyordu. Kurulu yay gibi her an harekete hazır bir gençti Mehmet, kolay öğreniyor, çabuk yorulmuyordu. Onu böyle gayretle çalışır görünce iç çekiyor,
-Ah, diyordu Rüstem Aga. Hak bana böyle bir oğul vereydi ne olurdu...
Aklının ucuna gelmezdi bu Rumeli delikanlısının ki; gün gelir onun kemikleri toz olup mezarının yeri bilinmeze karışır da türküsü şehirler, denizler, dağlar ötesinde dile gelir. Her dile getirilişinde Selanik'ten çıkıp uzak diyarlarda yeni yaşam kurmuş Rumelililerin çocuklarının içini yakar. Garip, tuhaf, adı konulmaz bir gönül yangınının acısını duyar her biri içinde. Yazık ki Selanik'te bilinmez olur adları sanları. Arşın arşın kumaş sattığı bu dükkanın yerinde, Hortacı Camii'nin avlusunda, Susam değirmeninde ondan bir iz kalmaz, onun şarkısı duyulmaz olur...
Elinin ulağı olmuştu Rüstem Aga'nın. Bütün gün istenilen her işe koşuyor, terliyor ama yüzünden gülümsemeyi eksik etmiyordu. Akşam olunca tütün denklerinin arasına serili şilteye uzanıp uyuyordu. Kendisine verilenle yetinmeyi biliyordu Mazganlılı Mehmet. İşi, başlangıçta kumaş toplarını indirip bindirmek, dükkanı süpürüp temizlemek iken, zamanla tezgahın başına oturacak kadar güven kazanmıştı.
Günler geçti, Rüstem Aga Mehmet'e iş verdiğine pişman değildi. Mehmet de burada çalışıyor olmaktan hoşnuttu. Dükkana gelen müşterilere de, çevre esnafa da kısa zamanda sevdirmişti kendisini.
Rüstem Aga onu kimi zaman evine yolluyor, ya unuttuğu bir eşyayı aldırıyor, ya da çarşıdan aldığı nevaleyi eve ulaştırıyordu onunla. Her seferinde kapının arkasına yarım saklanarak gencin uzattığı torbayı serçe ürkekliğinde, güvercin beyazlığında, kuşkonmaz narinliğinde bir el içeri alıyordu. Mehmet başını eğip çekiliyordu kapıdan. Ama adı üstünde delikanlıydı o da. Oturup uzun boylu düşünecek çağda değildi, çakır gözlerindeki ışıltıyla kandırıverdi bu beyaz ve küçücek ellerin sahibini.
Sözden çok gözlerle anlaşılırdı o demlerde...
İki genç cahil akla uyup bir akşam çiftliğin samanlığında, balyaların arasında görüşüverdi ayaküstü. Tanrıdan başka hiç kimsenin görmediği karanlık bir köşede birbirlerinden utanarak fısıldaştılar. Fitnatcık Mazganlılı delikanlıya gönül verdiğini itiraf etti. Bu deli oğlana ellerinin sıcaklığını teslim etti.
O akşamın ardından gelen bütün akşamlar iki genç için de sıkıntılı geçer oldu. İkisi de birbirinden ayrı yerlerde büyüttüler içlerindeki isteği. Olduğundan farklı görünemezdi o devirlerde insanlar, bu yüzden iki gencin de duruşundan, oturuşundan aşk sarhoşu olduğunu seziliyordu. Fitnat kızın falına bakan komşu hanım çilli bakla tanelerinde çakır gözlü kumral bir delikanlı görüyordu. "Dolunaylı bir gecede aynaya bakıp Yasin okursan sen de sevgilinin yüzünü görürsün," diyordu. Mehmet sokaktan geçen her pembe feraceli kıza doğrulup bakıyor, sonra beklediği yüzle karşılaşmamanın kırıklığıyla yere indiriyordu gözlerini.
Rumeli sevdalar diyarıdır zaten. Her köyü her şehri sevda şarkılarıyla anılır hala. Temiz, içten ve gerçek yürek yangınıdır buralarda yaşanan. Rumeli rengarenk bir ebru teknesini andırır biraz da. Envai çeşit renk birbirine girer, alacalanır, dalgalanır. Yaşanmış sevdaları, yakıcı hasretleri ebedileştirmek için söylenir orada türküler. Ritmin, temponun, melodinin her çeşidinin kolkola girdiği bir diyardır orası.Mehmet, velinimeti Rüstem Aga'ya açılıp kızına duyduğu sevdayı söylemeye çekinedursun, bir oğlun özlemiyle yaşayan Rüstem Aga da aklından geçirmiyor değildi bu delikanlıyı damat etmeyi. Aylarca sınamış, görev vermiş ve Mehmet'in ne denli sağlam bir delikanlı olduğunu görmüştü. Bir yatsı vakti sedirinde oturmuş cigarasını tüttürürken hanımı açıvermişti konuyu.
-Fitnat'ta son günlerde bir gariplik var ki sorma. Bir ananın gözünden kaçmaz kızının hali. Bu kız senin dükkandaki deli oğlana tutuluverdi galiba. Birbirlerinin gözlerinin içine dalıp kalıyorlar. Birisi sokaktan Mehmet'in adını ünlese bizim kız yarışa çıkacak kısrak gibi eşelenip duruyor. Bir delilik yapıp bu ne cins olduğu bilinmedik oğlana kaçmasın, adımızı sanımızı karalamasın.
Rüstem Aga karısını şaşırtan bir hoşgörüyle gülümsedi,
-Genç bunlar hanım. Öbür dört kızımı nasıl el evine gelin gönderdiysem bunu da bir gün yuvadan uçuracağım. Mehmet'ten daha uygununu nereden bulacağız. Eli iş tutar dürüst namuslu bir genç. Kızı isteyecek olursa veririz. Biz dünyadan el çekecek olursak gözümüz arkada gitmez.
Babasıyla anasının yaptığı bu konuşma Fitnatcık'ın kulağına gittiğinde elindeki sürme hokkasını, gümüş aynayı bir tarafa atıp sıçrayıverdi yerinden. Sevincinden güz elması gibi kızardı yanakları. Eli ayağı birbirine dolaştı. Nerede var nerede yok bahçıvanın kızını bulup haber gönderdi Mehmet'e,
-Sevenin işini Tanrı kollarmış Mehmet'im. Haber uçur anana babana da gelip istesinler beni...
Adı yüce Kadir Mevla'ya şükretti Mehmet. Ertesi sabahtan tezi yok, birkaç günlüğüne ana babasını görmeye gideceğini söyleyip izin aldı Rüstem Aga'dan. Evdekilerin gönlünü etmeyi kolaylaştıracak türden birkaç parça hediyeyi heybesine koyup çekti dükkanın kapısını. Uçarcasına geçti Hortacılar Camii'ni, Mazganlıya giden bir at arabasına atlayıp yola çıktı...
Fitnat kıpır kıpır yüreciğiyle Mehmet'in ana babasının görücüye geleceği günü saymaya başladı.
Mehmet, Mazganlı’daki evinde özlemle karşılandı. Kocamış ana babası yürek şenliği evlatlarına sarılıp neler yaptığını sordular. İyi görmüşlerdi Mehmet'i. Elbiseleri pırıl pırıl, yüzü gözü ışıltılı, bakımlı ve sağlıklıydı. Endişelerinin yersiz olduğunu görmek sevindirmişti onları. Mehmet çalıştığı dükkandan, kaldığı yerden, Rendalı Rüstem Aga'dan ve onun güzel kızından bahsetti. "Görüştük anlaştık, istemeye gelsinler, gerisi kolay dediler. Hatırımı kırmayıp giderseniz muradım yerine gelir" dedi. Bu ani istek her ne kadar ana babayı şaşırttıysa da oğullarının içini ferahlatıcı sözler söylediler. Tabii ki evlenme yaşı gelmişti. Eğer bahsettiği kıza gönlü ısındı, gözü beğendiyse ana babaya kalkıp kapılarına gitmek düşüyordu.
Bir sabah Rüstem Aga'nın Hortacı'daki evinin önünde duran yaylı at arabasından iniverdi yaşlı karı koca. Kapıda kendilerini karşılayan ev hanımına "Mehmet'in ana babasıyız, ziyaretinize geldik" dediler. Ummadıkları bir sıcaklıkla karşılandılar. İçeri buyur edilip gül suyuyla serinletildiler, cevizli lokumla ağızları tatlandırıldı. Köpüklü kahveler geldi. Gördükleri zenginlik karşısında biraz ezile büzüle geliş nedenlerini anlattı karı koca. Oğulları Mehmet'e Fitnat'ı istiyorlardı Allah'ın emriyle. Rüstem Aga gülümseyip baş salladı.
-Ben de Fitnat'ın anasını baba evinden ayırıp getirdiydim. Bu dünyanın düzeni böyle, edersin bulursun, diye şaka yaptı ve ekledi. Kaderin yazdığını kullar silemez. Hayırlıysa, Hak Teala yazdıysa olur. Oğlunuzu biliriz, severiz. Lakin demem o ki kocamış bir karı kocayız biz. Bu kız evimizin şenliği, aksak ayağımızın asası. Evlenecek olursa damat bizim evimize gelsin, içimizde kalsın, kızı bizden koparmasın dileriz.Mazganlılı ana baba birbirine bakıp baş salladı. Bu konu düşündürüyordu onları zaten. Dört erkek evlat sahibiydiler ve evlendiğinde Mehmet'i yanlarına alamazlardı. Köyde ne iş yapacak, nasıl geçinecek. Bu nedenle Rüstem Aga'nın teklifinden son derece hoşnut olup cevap verdiler.
-Niyetimiz sizinle hısım olmaktır, hasım olmak değil. Oğul bizim olduğu kadar sizindir de. Bu koca şehirde onu yanınıza alıp iş güç sahibi ettiniz, hoşnut kaldınız. Yanınıza da alabilirsiniz, bu bize şeref verir.
Fitnatcık kapı arkasında konuşmaları dinlerken sevinçten uçuyordu. Her şeyin kendi istekleri doğrultusunda bu kadar kolay gelişmesi onu şaşırtıyordu.
Usulen teklifi kızlarına götüreceklerini söyleyip yolcu ettiler gelenleri. İç güveyi alacaklarına göre beklemeye gerek yoktu. Fitnat olur verirse Nasiriç'teki çiftlikte davul çaldırılıp düğün yapılır, yeni bir yuva kurarlardı evleri içinde.
Rüstem Aga'nın evinde bunlar olup biterken Selanik'in üstünde kötü günlerin ağırlığını taşıyan bulutlar uçuşuyordu. Sadece Selanik değil, bütün Serez bölgesini adına kolera denilen bir hastalık kasıp kavurmaya başlamıştı. Kimisi bu hastalığın Selanik limanlarındaki ecnebi gemicilerden yayıldığını söylüyor, kimisi Balkan içlerinde alevlenen savaştan kaçıp şehre sığınan göçmenlere bağlıyordu her şeyi. Azrail kol geziyordu ortalıkta. İstanbul'dan doktorlar,,sıhhiyeciler akın etmişti Selanik'e. Gün geçmiyordu şehrin eski camilerinin minarelerinden sala sesi duyulmasın, sıra sıra cemaat cenaze namazına durmasın, çocuklar kadınlar teneşir başlarında ağlamasın.
Selanik için felaketin başlangıcıydı belki bu. Belki bu koca şehir gelecek kötü günler için kahırlanıyor, silkiniyordu.
Bu kötü günler yaşanırken iki aile tekrar bir araya gelip gün kararlaştırdılar. Mehmet zaten Rüstem Aga'nın yanında çalıştığından düğün gününü uzatmak yanlış olur, çevrede laf söz edilirdi. Üç hafta sonra temmuz ayı sonunda düğün yapılacaktı. Düğün yeri Rüstem Aga'nın Nasiriç'teki çiftliği.
İki genç her şey olup bitmiş gözüyle bakıyordu artık. Mehmet o evin çocuğuydu bundan sonra. Rüstem Aga'nın konu komşusu bu ani evlilik kararını duyduğunda yadırgamıştı gerçi. Koca tüccar kendine yakışır birini damat etmeliydi onların fikrince. Ama kimileri ocağını tüttürecek oğlu olmayan Rüstem Aga'ya hak da veriyordu. Ahir ömründe yakınında evladı gibi bileceği birine ihtiyacı vardı çünkü.Düğün gününe bir hafta kaldı kalmadı...
Kafes içinde saklanan, doğru dürüst kimselerle görüşmeyen Fitnat kıza Selanik'i yakıp kavuran illetin nereden bulaştığını kimse anlayamadı. Başlangıçta önemsemedi, anlamadılar onun suskunlaşıp solmasını. Evlenecek olmanın heyecanına bağladılar. Çünkü daha çok şehrin yoksul mahallelerinden can almıştı bu dert. Ama gün geçtikçe düğün günü yaklaştıkça güçten düştü, eridi, bütün vücudunu saran ateşi dindirmeye elma sirkesine batırılmış tülbentler yetmedi. Ana babayı bir telaş aldı ki benzeri yok... Hastaneye taşıdılar hemen. Yaşlı bir Yahudi doktor muayene etti genç kızı ve gözleri yaşararak ana babanın duymamak istediği o illetin adını söyledi. "Kolera."Yüzlerce can alan illet Fitnat'a da pençesini atmıştı demek. Rendalı Rüstem Aga çaresizlik içinde kıvranıp durdu. Heyecanla düğün gününü bekleyen Mehmet'e nasıl duyuracaktı bu haberi. Delikanlı zaten olağanüstü bir şeyler olduğunu seziyordu ama nasıl söylenirdi nişanlanıp birkaç güne kadar evleneceği eşinin kolera illetine tutulduğu, günden güne yaşama tutunan elinin gevşediği...
Güçten düşmüş ölüm bekleyen hastalarla dolu Alaca İmaretine taşıdılar Fitnat'ı. Baş ucunda hastabakıcılar, tabipler dönüp durdu kuş misali. Vakit geçtikçe gevşiyordu yaşama tutunmasını sağlayan bağlar. Tütün rengi gözlerinin feri sönüyor, gül yüzü sararıp soluyordu. Selanik küsmüştü taşını toprağını şenlendiren sevdalılara. Devran dönmüş olmalıydı ki kader sevenleri ayırıyordu.
Koca dünyanın karanlık devri gelip çattı.
Selanik bir bitimsiz kuru yaza teslim oldu ki sıcağı kavurup bıraktı yüreklerdeki baharı.
Dün şen çingenelerin lavta sesleriyle çınlayan konak duvarlarında ölüm ağıtları çınlar oldu.
Camiler, kiliseler havralar karalara bürünmüş insanlarla doldu.
Fitnat kız yakasına yapışan bu devasız derdin kendisini alıp götüreceğini anlayıp kaderine boyun eğdi. Gün be gün ağırlığı daha bir dayanılmaz hal alan hastalığın pençesinde kıvranırken türkülere döktü içini. Halsiz dudaklarından hep yeşil kalan ümitlerini solduran, güler yüzü yalancı dünyaya sitemler eden, kara bahtına ilenen sözler döküldü.
Çalın davulları çaydan aşağıyaMezarımı kazın bre dostlar belden aşağıyaSuyumu kaynatın kazan doluncaya...
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver.Al başımdan bu sevdayı götür ağyara ver.
Ve solgun dudaklarında yarım kalıverdi türküsü...
Böyle olur hep. Dünyanın kanunudur bu. Ölümle doğum, mutlulukla keder hep at başı gider... Hiç kimse yoktur ki yazgı onun beklentilerini hep gerçekleştirsin, hep yeşil kalsın ümitleri, ayrılık acısıyla ölümün yıkıcılığını tatmasın... Hiç kimse yoktur.
Fitnat'ın da yaşama tutunduğu soluk kesiliverdi bir kara gecede. Sabah seherinde çığlıklarla kaldırdılar cesedini, tazecik vücudunu yıkayıp namazını kılmak üzere Hortacı Camii'ne taşıdılar. Kara bulutlarla kaplı Selanik göklerini Hortacı Camii'nden yükselen sala sesleri çınlattı. Türküde dile getirdiği gibi boyunca mezar kazdılar, suyunu ısıttılar kaderi kadar kararmış, nice sevgililerin eşlerini son kez yıkamış kazanlar içinde. Davullu zurnalı gelin edilecekken tazecik vücudunu kara toprağa hazırladılar.
Birkaç güne kadar evlenip kuracağı yuvasını ve sevgili Fitnat'ına kavuşacağı günleri düşleyen Mazganlılı Mehmet, nasıl olup da her şeyin birden bire felakete dönüştüğünü anlayamamanın şokundaydı. Hortacı Camii'nin bir köşesine çöküp Fitnat'ını bırakacağı kara toprağı ıslattı gözyaşlarıyla ve ilendi Selanik'e,
Selanik içinde sala okunur,Salanın sedası cana dokunur.Gelin olan kıza kına yakılır.
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver.Al başımdan bu sevdayı, götür ağyara ver.
Yolunu yitirmiş kuşlar konar oldu Fitnat kızın hece taşına. Ölüm tez gelmişti garip kızın başına ama ne çare karışılmaz, sorgu olmaz kadir Mevla işine...
Ya Selanik ne oldu Fitnat'ı taze ümitleri, sıcacık yüreğiyle toprağa alınca. Güneş aynı yerden doğup aynı tepelerden mi battı. Aynı serinlikle mi okşadı yüzleri yaz esintileri. Çarşısı pazarı envai çeşit lisanla şenlendi mi yine. Şen çingeneler genç yüreklerin ağırbaşlı sevdalarını dile getirdi mi şarkılarda. Cumbalı konaklara ne oldu ya, asırlık çınarlara ve alabildiğine açık mavi gökyüzüne ne oldu. Onlar da değişti Fitnat ölünce. Bu yazgısı kargaşık yazılmış kızın ilenmesinden midir ne, gülünden bahçesinden, şenliğinden sıyrılıp yas diyarı oldu Selanik.
Selanik Selanik... Issız kalasın.Taşına toprağına bre dostlar, diken dolasıSen de benim gibi yarsız kalasın.
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver.Al başımdan bu sevdayı, götür ağyara ver.
Issız kaldı Selanik çok geçmeden... İnsanlar kimliklerini de yanlarına alıp ayrıldılar bu şehirden.
Her biri Fitnat kadar güzel olan ak yüzlü güleç kızlar, kumral delikanlılar, beli kuşaklı kocamışlar, feraceli hanımlar yollara düştü. Dağılıp parça parça oldular. Savruldular dünyanın dört bir yanına. Yüreklerini ölümden beter bir vatan hasreti yakıp kavurur halde terk ettiler diyarlarını. Çeşmeler akmaz oldu, minareler şakımaz oldu, çınarlar devrildi köşe başlarında. Şen yuvaların bahçelerini baldıranlar, dikenler sardı. Mazganlılı Mehmet de, Rumelinin incisi Selanik de yarsız kaldı, Türkçesiz kaldı, Türksüz kaldı.
Gittiği yerde iğreti bir göçmen olup kalıverdi ahali. Hiç biri koyup gittiği yurdundaki düzenini kuramadı. Her birinin gözünde günden güne belirsizleşen, silikleşen bir Selanik görüntüsüyle, dilinde öyküsünü unuttukları Fitnat kızın ilenmesi, kargışı kaldı...
Selanik'teyse artık ne Rüstem Aga'nın dükkanını, ne Hortacı Camii'ni, ne Mazganlılı Mehmet ile Fitnat'ı, ne de onların garip sevdasını bilen kimsecikler kalmadı.
Kaynak: Türkü Öyküleri - Hulusi Üstün, Pozitif Yayıncılık, İstanbul 2003
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












